Gelecek, etrafı yüksek duvarlarla çevrili sevimli hapishanelerden ibaret. Bugünün insanı, dışarıdaki kaostan ve belirsizliğin fırtınasından o kadar korkuyor ki; iradesini, güvenliğini garanti eden yeni nesil feodal beylere kendi elleriyle teslim ediyor. Tıpkı Kavimler Göçü’nün yarattığı o karanlık boşlukta, halkların kalelere sığınarak "gönüllü gettolar" oluşturması gibi, biz de bugün algoritmaların ve güvenlikli sitelerin steril sessizliğine sığınıyoruz. Ancak unutulan bir gerçek var: O kale duvarları bizi korumak için mi yükseliyor, yoksa dış dünyayla bağımızı sonsuza dek koparmak için mi?
Bu sığınma arzusu, bireyin mitleştirilen otorite figürlerine kendi iradesini devretmesiyle derinleşir. İnsanlar, can ve mal güvenliğine garantör gördükleri o sembolik güce teslim olduklarında, aslında tarihin dairesel döngüsündeki o bildik limana demir atmış olurlar. Kavimler Göçü’yle birlikte halkların belirsizlikten kaçıp feodal beylerin korumasına sığınması, Karanlık Çağı başlatan temel dinamiklerden biriydi. Krallar otoritesini yitirmişti ve halk, güvenlik uğruna bireysel inisiyatifi kale duvarlarının içine emanet etti. İşte o duvarlar, tarihin ilk "gönüllü gettolarıydı."
Zygmunt Bauman’ın "Modernlik ve Müphemlik" eserinde tarif ettiği bu Ghetto (Getto) kavramı, sadece Orta Çağ Avrupa'sında azınlıkların hapsedilmesi gibi somut bir gerçeklik değil; bireyin kaos korkusuyla kendi rızasıyla sığındığı zihinsel bir hapishanedir. Bugün bu gettolar, modern "güvenlikli sitelerden" öte, algoritma hapishanelerine ve kapalı ideolojik semtlere dönüşmüştür. Getto, ekonomik imkansızlıkların ittiği bir "varoş" değildir; aksine, dışarıdaki belirsizlikten kaçanların sığındığı "steril bir esaret" alanıdır. Birey, dışarıdaki fırtınadan korktuğu için sadece "kendisi gibi olanlarla" yaşadığı bu sevimli güvenlik vaadine sığınır; ancak bedeli, dış dünyayla bağın kopması ve o dar sınırların kurallarına mutlak teslimiyettir. Bu "Gönüllü Gettolaşma", özgürlüğün güvenlik karşılığında kurban edildiği modern bir esaret biçimidir.
Mutlak otoriteye karşı yerel hakların yükselişi, 1215’te Magna Carta ile başlayan süreçte mutlakiyeti sarsan bir zafer ve ilerlemeydi. Ancak bugün tarih daireseldir. Mevcut sistemde yaşadığımız Temsili Demokrasi, halkın kendi kararlarını doğrudan kendisinin vermesi değil; bu yetkiyi belirli sürelerle "temsilcilere" (vekillere) devretmesidir. Oysa demokrasinin köklerinde, Antik Yunan’da (Atina), vatandaşların bizzat meydanda (Agora) el kaldırarak karar verdiği bir Doğrudan Demokrasi modeli vardı. Fakat bu model sadece hür erkek elitlerin katılabildiği kısıtlı ve elitist bir yapıydı. Modern dünya, lojistik zorluklar ve milyonlarca insanı bir meydanda toplayamama bahanesiyle bizi temsilcilere mahkum etti. Robert Michels’in "Tunç Yasası"nda belirttiği gibi; her örgütlenme, ne kadar demokratik başlarsa başlasın, zamanla küçük bir grubun (oligarşinin) çıkarlarına hizmet etmeye başlar.
İdeolojik tıkanıklıktan ve hantal temsil mekanizmalarından bunalan kitleler, artık bir "taban demokrasi" kurma arayışıyla daha sivil alanlara yöneliyor. Tıpkı AHBAP örneğinde gördüğümüz gibi; halk artık herhangi bir siyasi disipline veya ideolojik "pakete" değil, hiyerarşi hissetmediği, doğrudan sonuç alabildiği sivil figürlere sığınıyor. Bu, halkın samimi bir sivilleşme ve temsili demokrasiyi aşma talebidir. Ancak asıl tehlike burada pusuda beklemektedir: Küresel sermaye, halkın bu haklı sivilleşme talebini görerek, onu bir illüzyonla "Paydaş Kapitalizmi" modeline yutturmaya çalışmaktadır. Yani halkın arzuladığı o özgür sivil alan, sermayenin masasında bir "paydaş" olma aldatmacasıyla sönümlendirilmek istenmektedir.
Bugün şahit olduğumuz küresel operasyon, 18. yüzyılın ürünü olan ulus devlet ideolojisini aşındırarak yerine federal yapıları ikame etmeye çalışmaktadır. Burada mesele ulus devleti övmek ya da ona takılıp kalmak değildir; zira ulus devletten daha ileri, daha evrensel bir model elbette mümkündür. Ancak bugün bize "sivilleşme" maskesiyle sunulan bu federalleşme süreci, ileriye doğru bir adım değil; yerel güç odaklarının egemen olduğu bir Yeni Derebeylik rejimine doğru atılan gerici bir "karşı devrim"dir. Ulus devlet çatısı yıkıldığında birey, daha özgür bir dünyaya değil; küresel sermayenin feodal beyleri karşısında savunmasız kalacağı bir Orta Çağ karanlığına itilmektedir. Bu gerici dönüşüm, Davos koridorlarında Paydaş Kapitalizmi (Stakeholder Capitalism) maskesiyle meşrulaştırılmaktadır.
Burada asıl tehlike şudur: Biz zaten temsili demokrasiye razı gelmişken, Paydaş Kapitalizmi ile temsil de temsili hale geliyor. Sen bir temsilci (vekil) seçip gönderiyorsun ama o vekil, küresel sermaye masasında artık sadece "paydaşlardan biri" derecesine indirgeniyor. Yani senin iraden bir kez temsil edilirken, senin temsilcin de gidip sermayenin masasında başka bir temsilciye (paydaşa) dönüşüyor. Bu, temsili demokrasiden bile daha gerici bir adımdır; halkın iradesinin katmanlar arasında buharlaştırıldığı, modern bir feodalitedir. Klaus Schwab’ın ifadesiyle "şirketlerin artık sadece hissedarlara değil, tüm topluma hizmet etmesi" vizyonu; aslında bir kasabanın tüm ihtiyacını devlet yerine bir şirketin (örneğin Google veya Starlink) karşılaması demektir. Bir zamanlar o şehrin kaderini belirleyen, halkın seçtiği Belediye Başkanı artık sadece sembolik bir figürken; asıl yetki o hizmeti sağlayan Şirket CEO'sunun eline geçmektedir. Birey artık bir "vatandaş" değil, sermayenin Yeni Feodalitesine bağlı bir "müşteri/paydaş" haline gelmiştir.
Sermaye, sivil toplumu sadaka üzerine bina edilmiş "Soros tipi" bir yapıya dönüştürür. Elon Musk, Bill Gates ve Angelina Jolie gibi figürler bu oyunun vitrinidir. Bu hayırseverler, hiç hadlerine değilken semayı uydularla doldurmakta, "güneşe tebeşir (kalsiyum karbonat) çekerek" iklim mühendisliği yapmakta ve devletlerden rol çalmaktadırlar. Bu sistemin "havuç-sopa" stratejisi ise Gözetim Toplumu distopyasını (Foucault’nun Panoptikon kavramı) kurar: Birey, "Vatandaşlık Maaşı" gibi vaatlerle sisteme bağlanırken (havuç), "Vatandaşlık Puanı" (Sosyal Kredi Sistemi) ile denetim altında tutulur (sopa). İtaat edene bilet ve kredi, sorgulayana dijital engel ve dışlanma reva görülür.
Sermaye, bu gözetim düzenini kimlik gettoları üzerinden parçalayarak yönetir. Muhafazakar, seküler, LGBTİ gibi yapılar "kontenjanlarla" yarıştırılır. Kişi, sanki başka hiçbir vasfı yokmuş gibi tek bir kimliğe hapsolur. Oysa biz biliyoruz ki mesele kimlik değil, sınıfsaldır. Sivilleşmenin yolu, bu "blok irade" sistemini parçalamaktan geçer. Tam bu noktada Blockchain teknolojisi, teknik bir veri tabanı olmanın ötesinde, bir "Dijital İrade Egemenliği" alanı açar.
Neden Teknoloji ve Neden Doğrudan Demokrasi? Tarih boyunca doğrudan demokrasinin önündeki tek engel "lojistik" idi. Milyonlarca insanın iradesini aynı anda, manipüle edilmeden bir araya getirecek bir teknoloji yoktu; bu yüzden "temsilci" denilen aracılara boyun eğmek zorundaydık. Ancak bugün Blockchain, bu aracılık sistemini (beylikleri, oligarşileri) kökten işlevsiz kılar. Blockchain sayesinde, artık bir ideolojik paketi veya siyasi bloğu bir bütün olarak satın almak zorunda değiliz. Verinin merkezi bir otorite yerine binlerce zihinde yedeklenmesi, her bir bireyin her bir toplumsal kararda münferiden söz sahibi olmasını sağlar. Bir grubun ne dediğine bakmadan, kendi özgür irademizle her kararda ayrı bir imza atabildiğimiz, kamuoyunun her bireyin münferit onayıyla oluştuğu bir doğrudan katılım modelidir bu. Artık kendimizi ait hissettiğimiz grubun kararlarına mahkum değiliz; her meselede özgürce "ben" diyebileceğimiz bir şeffaf denetim gücüne sahibiz.
Tarihsel olarak Toros Yörükleri, merkezi otoritenin kayıt altına alma ve yerleşik hayata zorlama hamlelerine karşı bu yüzden direnmişti. Onlar, özgürlüklerini bir otoritenin defterine yazdırmayı reddeden, mülksüzlüğün ve hareketin gücüne inanan son özgür ruhlardı. Dadaloğlu’nun "Ferman padişahın, dağlar bizimdir" haykırışı, kayıt altına alınamayan, köleleştirilemeyen bir iradenin sesidir. Bu Arifan kültürü, "Rızkımı veren Hüda’dır, kula minnet eylemem" diyerek kula kulluğu reddeden Anadolu bilgeliğinin özüdür. Onlar Anadolu’nun ana sütü gibi helal ve duru, kayıt tutmaz dağların çocuklarıdır.
Bu kültürün ruhu, Kürt arif Feqiyê Teyran’ın (Kuşların Talebesi) Anka Kuşu’nun (Simurg) peşine düşmesinde gizlidir. Feqiyê Teyran, kuşların dilini çözerek hakikati aramış ve bize göstermiştir ki; o efsanevi kurtarıcı (Simurg), aslında özgürlüğü için dağları aşan otuz kuşun ta kendisidir. Tıpkı Yörükler gibi, o da kurtuluşun bir "merkezde" değil, bireyin kendi bağımsız ve hür yürüyüşünde olduğunu fısıldar. Bu Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim Arifan kültürüdür; kula minnet eylemeyen, iradesini hiçbir pakete sığındırmayanların yoludur.
Bülent Ersoy’a şemsiye tutulurken bir garibanın cesedinin yol kenarında unutulduğu o an, aslında kimlik siyasetinin maskesinin düştüğü andır. Mesele hiçbir zaman kim olduğumuz değildi; mesele, irademizi hangi kredi kartı limitine ya da hangi blok iradeye ipotek ettiğimizdi. Algoritmalar yeni engizisyon mahkemelerimiz, dijital cüzdanlarımız ise yeni nesil prangalarımız haline gelirken; Mevlana’nın dediği gibi; "Kuruluşları, mâmurluğu meydana getiren gaflettir; yıkıma sebep olan ise uyanıklıktır." Dün dünde kaldı cancağızım, bugün "paket iradelerden" kurtulup, o duvarlarla örülü gettolardan çıkıp yeni ve sivil şeyler söylemek lazım...